3 Ocak 2014 Cuma

Ezgi

Uzun müddet martıları seyrettim. Sonra kışın esir aldığı İstanbul'un gri renkler arasında kaybolan tebessümünü aradım.  Titreten soğuğa esir düşmemek için hızlı adımlarla yürüdüm. Denizin tonları, ağaçların yaprakları şehri terk edeli çok olmuştu. Kış, insanı yanılgıya düşüren bahara gebe bir mevsimdi. Aylar geçiyordu. Güzün hüznüne nazireler yaparken, takvimler cömertçe dökülmüş   kaderimize yazılıyordu. Şehir kendini büyülü kılan yalnızlıkları beslerken, kalabalıkları yutuyordu. Boğaza nazır yalnızlıkta, İstanbul'un makyajsız yüzüne bakıyordum. Gözleri yorgun ama güzel, çizgileri derin fakat kendine has bir havadaydı... Her gün tazelenirdi İstanbul. Çehresine bilmiş edasını yerleştirip, gülüşlerini kendine uzun uzun bakmayı bilenlere hediye ederdi...

Sonra bir banka oturdum. Birkaç sayfa kitap okudum. Yalnızlığı iyi bilenlere güzel kareler sunan şehrin koşturmasına kapılıp denizin kenarında bir nokta olana dek yürüdüm. Düşününce, melankoliyi çağıran havaların yalnızlığı çok sevdiğini anladım... 

Hayal gücünün sınır bilmez iklimlerine vardım. Güneş ve çiçekler, yağmur ve toprak kokusu hepsi bir aradaydı. Bir dala dizelenmiş kuşlar, bisikletini süren genç, sabah yürüyüşünde yaşlı bir teyze. Etrafa umudun fotoğraflarını serptim. Bir çok gülümseyen insan, bir park dolusu çocuk ve göğe değen cıvıl cıvıl sesler... Mutluluktan bir daireye aldım kendimi. 

Geceye varan güneşleri, sabaha bakan ayları düşünüp, ruhumda çalınan ezgileri söyledim. 

0 yorum:

Yorum Gönder

© Yazı Dünyam, AllRightsReserved.

Designed by ScreenWritersArena