7 Aralık 2012 Cuma

Masa

Tane tane konuşuyorum. Özenle yorgunluğumu örtecek cümleler seçiyorum. Kulağıma değip geçen müziği, ara ara duyuyorum. Karşımda, yanımda oturan insanların kaşık ve çatallarla oluşturduğu tıngırtı, diğer seslere karışıyor. Konuşmalar ya dinlediğimi göstermek  ya da tamamen sessiz kalmamak için. Şu anda bildiğim tek şey bu akşam kendimi dinlemek. Hayır diyememenin ceremesini çektiğim günlerden birini daha yaşamaktayım. İş gününün yorgunluğu, kafamda dolanan küçük ama rahatsız edici detaylar, zorunlu gülümsememi sağlayan yeterli sebepler. Elbette kendimi konuşmaya zorladığım da bir gerçek.Üzerimdeki hale, sığ konuşmalarda eklenince tuzu biberi oluyor. Sohbet havada asılı kalıyor sanki. Konuşmak için konuşmak gibi. Kahkahalarda bir o kadar ses kirliliği... Yapay ve göstermelik.

İnsanlarla diyaloğum taşımakta olduğum ağır bir yüke benziyor. Ne zaman dinleyici durumuna geçsem, o ortamda esen buz gibi havayı engelleyemiyorum. Sürekli direksiyon ben de. Daima canlı ve iyi olmam şart gibi. Bu pozitif yönlerimi bıraktığım an eleştiri oklarını hemen üzerime çekebiliyorum. İşin ilginç tarafı çevremdeki herkes hem iğneli ve alalede konuşur, hem de alıngandır. Kendilerindeki bu ilginç tezadı görmezler. Çünkü başkalarının kusurlarına yoğunlaşmak daha kolay. Fazla kibar olmak insanların sizi rahatça incitebileceği mesajını veriyor galiba. ve bu durum belli bir süre sonra sizi soğutuyor insanlardan. Kendinizi yanında iyi hissettiğiniz insanlar var ya işte onlar nadir kalanlardan. Numunelik. Bunları bilmek bile hayır dememi sağlamadı bu akşam için, kendi kendini mutsuz edebilmek istiyorsan kolay; kendinden önce başkalarını düşün...

Tanışma geçmişimiz çok yeni olan insanlar. İş yerinden çıkıp hep birlikte akşam yemeği ile sonlandırmak istediğimiz bir gün. Dekoru orta halli bir restaurant. Manzarası uzaktan denizi yakalamış, kenarları süsleyen çarpık binalar... Havada kışın griliği...

Konuşma başlıkları kısa sürede değişiyor. Nalan ellerini kenetlemiş. Günün yorgunluğu göz torbalarına birikmiş. Ara ara başını kaşıyor. Sonra bir türlü bitiremediği yemeklerine yöneliyor. Tiz kahkahaları en umulmadık zamanlarda atıyor. Kimsede garipsemiyor. Herkes kendi dünyasında meşgul. Arada gözleri uzakta olsa denizi yakalamak istiyor. Nafile çaba, şehrin karmaşası denizi yutmuş gibi görünüyor buradan.

Krem rengi masa örtüsünün üstüne, yemeklerden çeşit çeşit damlalar serpilmiş. Yarım bırakılmış içecekler ve hiç hoş görülmeyen bitmiş tabaklar. Herkesin yüzüne taktığı maskenin gerçek yüzünü andırıyor. Aslında herkes susmak istiyor, koltuğa uzanmak, yorgunluğunu atmak. ve sessizlikte kendini bulmak. Bugün bu masada gerçek bir dostluğun kurulabilme ihtimali düşük. Tek birleştirici nokta aynı çatı altında çalışmaları.

Fatma sık sık kol saatine bakıyor. Bir bahane ile kalkmak isteyecek az sonra. Dip boyası akmış saçlarını öylesine tutturmuş bir tokayla. Solgun bir cilt. Nedeni elinden düşürmediği sigarası muhakkak. Birazdan izin isteyip kalkıyor. Görüşürüz diyor ve uzaklaşıyor. Hemen ardından Serpil büyük çantasını kurcalıyor, çalan telefonuna ulaşmak için. Telefona ulaşması uzun, cevaplaması kısa sürüyor. Benim kalkmam gerekiyor. Evde bir yığın iş beni bekliyor, kafa hareketleri onay veriyor, iyi akşamlar sözcükleri yankılanıyor. Nalan aklına ne gelirse, sözcüklerine yansıttığı konuşmasına devam ediyor. Geçenlerde bir indirim başladı, mağazaya girdim, çıkamadım nerdeyse... Gülümsedim bu sezon güzel şeyler var dedim. Cevabımı önemsemedi. Önünde duran soğumuş çayı bir yudumda bitirdi ve yanında oturan Meral'a bu akşam da herkes pek sessiz dedi. Bana demesini yeğlerdim ama mesajı aldım. Yine de umursamadım fazla. Meral herkes çok yorgun dedi. Bakımlı elleri ile fincanını tuttu ve köpüklü türk kahvesinden ilk yudumunu aldı. Dalgalı saçlarını hafif savurup bana gülümsedi kahve gibisi yok Berilciğim. Kesinlikle dedim. Kokusu bile yeter... Nalan yine konuyu kendisine getirmek için son atağı yaptı. Bu aralar enerjim çok düşük neden acaba? Ben yine sessizliğimi muhafaza edince Meral araya girip sağlıklı beslenmeden ve spordan ne biliyorsa anlatmaya başladı. Bir ara eline su bardağını alıp bu sihirli içecek diye konuşmasına devam ediyordu. Eminim Nalan dinlediklerini uygulamayacaktı sadece abartı tepkileri ile süslüyordu. Sahi mi? Ben de hiç meyve yemem aksine...

Kahvemden son yudumu aldıktan sonra, akşam için teşekkür ettim. Nalan ve Meral'i sağlıklı yaşama dair ipuçları ile baş başa bıraktım. Kesin bir iki dakika içinde arkamdan ne soğuk kız diyeceklerdi. Ne ara kaynaştılarsa. Çabuk kurulan samimiyetler bana ilk esen rüzgarda yıkılacak görüntüsü çizer. Bir insanı kaybetmenin en basit yolu orta yolu tutturamamaktır. Nasıl mı? Çok yakın olduğunuzda da veya aynı derece de uzak kaldığınızda  insanların nefretini o ölçüde çekebiliyorsunuz. Dostluklardan, düşmanlığa dönen çok arkadaşlık vardır. Nedeni fazla muhabbetin kaldırdığı saygı. Eğer sizin samimiyetinizi algılayamıyorsa insanlar, size karşı saygısızlık yapacak kıvama geliyorlarsa bu sizin kaybınız değil. Karşı tarafın cibilliyeti.

Eve kadar yürümeye karar verdim. Bu defa sessizliğim gereksiz cümlelerden ve kırıcı sözlerden beni muhafaza etmişti. Zihnim rahattı. Kış soğuğu arkadaşlık yapıyordu bana. Sokaklara, caddelere adımlarımı bıraktım. Yanaklarıma pembe renkler taşıdı rüzgar. Sandalların salındığı, lacivert denizin kenarında bir çay bahçesine gözüm takıldı. Sokak köpeklerinin mesken edindiği kaldırımda sıralanan saksılarda kışa direnen yeşil bitkiler, çay bahçesinden yansıyan ışıkla beraber denize aksesuar oluyordu. Çay bahçesi dışarıdan cam bölmelerle ayırmıştı kendini. Kışa göre şekillenmiş, pratik bir yöntem. Masalardan birine oturdum. Denizin kaldırımı hırçın hırçın dövüşünü izledim. Boğazdan geçen gemilerin süzülüşünü. Yan masada oturan anne baba ve kızlarının sesli sesli konuşmalarına kulak verdim. İçten ve sıcak. Çantamdan kitabımı çıkarıp, kaldığım sayfadan okumaya devam ettim, çayım eşliğinde elbette. Yüzüme bir tebessüm yayıldı. İçeriye girip çıkanların, çay kaşıklarının çıkardığı seslere karıştı zihnimdeki kaos. Çayım bittikçe bir yenisi geldi. Garson sormadan tazeledi baktı ki ben kitaptan gözlerimi ayıramıyorum. Sonra çay bahçesinden ayrıldım, denizin kenarına yanaşıp içime çektim şehri... ve sonra samimiyetin her karede hissedildiği evimin sıcak insanlarına doğru adımlarım hızlandı. Aile çok güzel bir şeydi. Kısa ve net... Evime yaklaşınca penceremden yayılan ışığı görünce ruhum aydınlandı... Bu gece ay vardı gökyüzünde onu da izlemek ayrı keyifti...

6 yorum:

  1. Yazının uzunluğu gözümü korkuttu fakat, yerinde betimlemelerin beni sonuna kadar getirdi. Eline sağlık.

    YanıtlaSil
  2. Merhabalar,

    Hayır diyememenin ceremesini çektiğiniz günlerden birini daha yaşadığınız günün akşamında, kendinizi dinlemek üzere çıktığınız yolun ve mekanın anotomisini anlatan keyifli ve güzel bir günlüktü. Kaleminize ve yüreğinize sağlık ve mutluluklar dilerim. Ayı her gece göremeseniz de ruhunuzu aydınlatan ışığınız hep daim olsun.

    Selam ve dualarımla.

    YanıtlaSil
  3. elinize sağlık güzel bir çalışma şairanece bir yazım,kitabınız var mı?

    YanıtlaSil
  4. Hayatın ritmine ve diğerlerine ayak uydurmak mı yoksa kendi ritmini mi hayata ve onlara uyarlamak, her zaman her yerde mutlu olup o anlardan zevk almak durumunda değiliz.

    Severek okudum ve çok beğendim. Muhabbetle...

    YanıtlaSil
  5. Tebrik ederim, güzel bir yazı...
    Tuna Erdoğdu

    YanıtlaSil
  6. Herkese cok tesekkur ederim.

    YanıtlaSil

© Yazı Dünyam, AllRightsReserved.

Designed by ScreenWritersArena